Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2013 Cumartesi

Avrupa'dan Akdeniz'e Güç Değişiminin İzleği ve Suriye Meselesi

Avrupa Tarihinde Kilometre Taşları

Avrupa tarihi temelde "devlet" denilen aygıtın nasıl şekillendiğini de anlatan mükemmel bir örnektir. Modern Devlet sisteminin ortaya çıkışı Yunan şehir devleti "polis" lerden başlayarak Akdeniz ve çevre coğrafyalara hakim olan Roma İmparatorluğu ile şekillenmeye başlayan hukuk anlayışı, Ortaçağ'da Hıristiyanlığın güçlenmesi ve Kilisenin oynadığı rolle şekillenen Avrupa coğrafyası ardından Kilise'nin etkisinin İtalya'da gösteren Rönesans ve Almanya'da güçlenen Reform hareketleriyle zayıflamaya başlaması ve Richelieu ile Büyük Frederick'in temellerini attıkları modern merkezi devlet anlayışı tüm bunlara ek olarak, Fransız İhtilali ardından başlayan ve Avrupa'yı kasıp kavuran Miliyetçilik hareketleri ve I.Dünya Savaşı'nı getiren olaylar dizisi ve bu savaş sonrası yenilenleri dizlerinin üzerinde yalvarmak zorunda bırakan ve II. Dünya Savaşı'na yol açan anlaşmalar işte tüm bu yüzyıllar boyunca Avrupa tarihinde yaşanan gelişmeler batı-dışı toplumları yakından ilgilendirdi ve insanların hayatına  "modernleşme" kavramını soktu; ancak Avrupa'nın 20.yy'ı özellikle Soğuk Savaş sonrası "küreselleşme" kavramı güç kazandı ve 2008 krizine kadar tartışıldı; 2008 krizi özellikle ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde ekonomik yavaşlama, emlak ve borç krizlerini tetikleyince Amerikan stratejistlerinin ortaya attığı "Yeni Amerikan Yüzyılı" kavramı rafa kaldırıldı çünkü artık Amerikan liderliği Irak ve Afganistan gibi gerekli olmayan iki savaşla yeterince yıprandığı için ABD'nin Küresel hakimiyeti zarar gördü ama bu ülke uzun yıllar daha Küresel liderliğini sürdürmeye devam etmektedir. Ancak ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiler geliştikçe yeni pazarlar gelişmiş ekonomilerin hizmetine sunuldukça bölgesel güç potansiyeli bulunan devletler ortaya çıkarak ABD'nin azalan etkisini dengelemektedirler ancak burada asıl sorun Brezilya, Türkiye, Güney Afrika, Vietnam, Meksika ya da diğer devletlerin kendi bencil çıkarlarını güderek bölgesel sorunların çözümüne yardımcı olmaktan çok onları daha da karmaşık hale getirebilecekleri gerçeğidir. Akdeniz'in doğusunda yaşanan Suriye krizi ve Türkiye gibi aktörlerin krize katkısı bunu açıkça göstermektedir. Türkiye ve Suudi Arabistan, Suriye'de karışıklıkların çıkmasından hemen sonra İran'ın bölgedeki etkisinin onun en sadık müttefiki olan Suriye rejiminin alt edilmesiyle azalacağı gerçeğiyle ellerini ovuşturulmaya başladılar. Bu perde arkasında ABD ve İsrail'in de çıkarlarına hizmet etmekle birlikte Rusya ve Çin gibi aktörlere de açık bir meydan okumaydı. 

Suriye Arenasında Hizipler 

Sonunda Suriye komşu ülkelerden bölgesel güçlere ve oradan da küresel güçlere bir çok aktörün hesaplaştığı bir arenaya dönüştü. Zaten artık gelişmiş ülkeler doğrudan birbirleriyle mücadele etmeyi göze alamadıklarından bağımlı aktörler aracılığıyla mücadele etmeye çalışmaktadırlar. Bu karşılıklı bağımlılığın uluslararası ilişkilere etkisinin somut bir örneğidir. Çünkü ne Çin ne de Rusya, ABD ile ilişkilerinin bozulmasını göze alamamakta ayrıca Akdeniz'deki etkilerinin kaybolmasını da istememektedirler. Bugün Akdeniz, yeniden önem kazanmıştır. Hiçbir ülke, benim Akdeniz'de yaşanan bir meseleyle ilgilenmem benim çıkarlarıma ne yarar getirir diye kendisine soramaz. Dünya ticaretinin önemli bir kısmı yine tüketici ve üretici ülkelerin önemli bir kısmı da Akdeniz'de bulunmaktadır.  Akdeniz bir iç deniz olarak diğer tüm iç denizlerle karşılaştırıldığında benzersiz bir konuma sahiptir. Suriye'nin düşüşü İran'ı bölgede yalnız bırakacağı gibi Rusya'nın Tartus gibi stratejik bir üssü kaybetmesine neden olacaktır. Bu Rusya'nın Büyük Petro'dan beri var olmak istediği Akdeniz'den kovulması demektir ki, bunu Ruslar asla kabul etmeyecektir. Rusya'nın Rumlara yaptığı kredi önerisinde temel maddelerden biri de deniz üssü isteğiydi ancak Rumlar egemenlik kaygısıyla bunu reddettiler. Yani Rusya, Rumlardan deniz üssü kullanma hakkı alsaydı Suriye konusundaki ısrarını sürdürür müydü? sorusu burada önem kazanıyor ama sürdürmezdi cevabı yerinde görünüyor çünkü Rusya, Akdeniz'de var olmak isterken etnik ve mezhepsel kavgaların içerinde kendisini bir taraf olarak konumlandırmak istemeyecektir.  Çünkü bu onun uzun vadeli bölgesel çıkarlarına aykırı olduğu gibi Rusya'da yaşayan 30 milyon gibi yüksek sayıdaki müslüman nüfusa da olumsuz mesaj vermektedir. Ayrıca Suriye'nin düşmesi Çin'in Akdeniz'de özellikle Yunan limanlarını satın alıp antrepo olarak kullanması ve Arnavutluk gibi ülkelerle kurduğu özel ilişkiler dahası ticaret yolları bağlamında hayati derecede önem verdiği bir bölgede etkisinin kaybolması demektir ki Çinli politikacılar bunu kabus olarak görüyor olabilirler. 

19 Eylül 2013 Perşembe

Osmanlıların askeri tarihinde "geri kalmışlık" ve "ilerleme" üzerine


Özelde Osmanlı tarihi genelde ise Dünya tarihi değerlendirildiğinde "ilerleme" ve "geri kalma" meseleleri hep tartışıla gelmektedir. Bazı tarihçiler batı-dışı toplumların, batı askerî teknolojisini ne ölçüde alırlarsa alsınlar, kültürel ve sosyal altyapılarının uyumsuzluğu yüzünden bu teknik yeniliklerin doğasını kavramayı başarıp askerî sahada doktrinsel ve stratejik bir dönüşümü sağlayamayacaklarını söylemişlerdir. 

16.yy sonu Osmanlı topu
Bazıları ise batı tarzı ordular kurulabilmesi için batılı değer ve kurumların ithalinin şart olduğunu kabul etse de, özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde yaşanan modernleşme çabalarını  samimi bulur ama batı-dışı toplumlarla batı arasında makasın ne zaman açıldığını görmemiz bu tartışmaları daha anlamlı kılacaktır. Osmanlılar özelinde 18.yy'ın sonunda kadar arada ciddi bir fark olmadığı görülmektedir. Yani bizim 1578 de Sokullu'nun ölümü ile başlattığımız "duraklama" dediğimiz dönemde gerçek anlamda bir "duraklama" dönemi sayılmayacağı gibi tarihe "ilerlemeci" anlayışın gözünden bakmak da meseleyi tam anlamıyla kavramamıza yardımcı olmamaktadır. Üstelik Osmanlılara rakip olmuş devletlerin tamamı er ya da geç ya tarih sahnesinden silinmiş ya da çeşitli formlarla varlıklarını sürdürmek durumunda kalmışlardır. Bu nedenle öncelikle yapılacak şey devletlerin dünyanın sonunda kadar yaşayabileceği fikrini akıllardan çıkarmak olmalıdır. Osmanlıların yeni teknolojileri takip etmediği bu nedenle geri kaldığı fikri artık aşınmakta olan ön yargılar hanesine yazılmalıdır. Bugün yaşlı kuşaklar hala Osmanlı'nın tüfek yapamadığını zannetmektedir üstelik geri kalmanın referansını da dini taassuba ya da padişahların zevk ve sefa içerisinde yüzerken memleket meselelerine ilgisiz olmalarına yormuşlardır.
Estergon Kuşatması 1543
Ancak Osmanlı sultanları, en başından beri, batı teknolojisini imparatorluğa çekebilmek adına yabancı uzmanlar istihdam etmeye razı olmuşlardı. Bu maksatla, Osmanlı sarayında hizmet eden tâ’ife-i efrenciyân adı verilen bir grup bile mevcuttu. Osmanlı idarî ve iktisadî yapısı, kendine mahsus bilimsel icatlar ve yenilikler ortaya koyabilme yeteneğinden yoksun olsa bile; Osmanlı hazinesinden geçimini sağlayan “Frenk”ler, batı teknolojisini yakından takip edip Osmanlı sınırları içinde yeniden üretme işini nispeten iyi beceriyorlardı.
Üstelik Osmanlıların batıdaki teknolojileri değişimlerini özellikle askeri alanda takip ettiklerini bilmekle beraber bunları Babürlüler ile Ming gibi Asyalı devletlerle paylaştığı da bilinmektedir. Hindistan'da "Rumi" adıyla bilinen Türk tüfekçiler bulunmakta ve Japon istilasına karşı Ming, Osmanlılardan transfer ettiği tüfek teknolojisiyle mücadele etmiştir. 

Rodos'un Fethi 1522
Osmanlı askerî örneği, 16. yüzyılın sonlarına değin Rusya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde taklit edilen bir asker toplama ve kaynak yaratma modeli olmuştu. Bu tarihten itibaren Osmanlılar ve Ruslar, batı ve kuzeyden gelen orduların yarattığı baskılarla baş etmek zorunda kaldılar. Bu noktada iki devlet, iki farklı yol tercih ederek iki farklı sonuca ulaştı. Rusya, bilhassa I. Petro’nun önderliğinde, 18. yüzyılda her türlü acı toplumsal bedeli ödemek pahasına otokratik bir askeri yönetime geçerek hızlı ve istikrarlı bir modernleşme sürecine girmişti. Öte taraftan Osmanlı hükümdarları, hanedanın gücünü yeniden ortaya koymak ve mutlakıyetçi bir yönetime geçebilmek uğruna giriştikleri her teşebbüste, yeniçeri ve ulemanın da içinde bulunduğu seçkinler muhalefeti tarafından durduruldu.
Osmanlı merkezî idaresi, 18. yüzyılda, Rus hükümetinin cepheye sürebildiği büyüklükteki orduları tek başına toplayıp donatabilme gücünü yitirmişti ve siyasî iktidarını asker celbinde kendisine yardımcı olan mahallî ayanlarla paylaşmaya gönülsüzce rıza göstermişti. En nihayetinde, Ivan Peresvetov, 16. yüzyılda, hükümdarı IV. Ivan’a (Korkunç İvan) Osmanlı sultanı II. Mehmed’i örnek alınacak bir model olarak takdim ederken, 1732’de I. Mahmud’a askeri ıslahatlar hakkındaki fikirlerini sunan İbrahim Müteferrika, bu kez Büyük Petro’nun reformlarının esas alınmasını salık veriyordu.

Mohaç Savaşı 1526
Halil İnalcık’a göre tüm bu yapının değişmesi Osmanlılarda askeri 1593–1606 savaşları sırasında gerçekleşir, Macaristan cephesinde yeni tarzda teşkil edilmiş olan Alman tüfekçi piyade birlikleri karşısında sıkıntı çeken Osmanlı ordu yönetimi, çareyi vasıfsız gençleri tüfekçi olarak orduya yazmakta bulmuştu. Bu amaçla İstanbul’dan yollanan kapıkulu mensupları, ellerindeki fermanlara dayanarak reaya arasından sekban bölükleri oluşturmaya başlamışlardı. Bu sekban birlikleri, Osmanlı başkentindeki yeniçeri bölükleri model alınarak, bir bölükbaşının komutası altında yaklaşık elli “yoldaş” tan mürekkep şekilde tanzim edilmişlerdi. Sonuçta iş gücünün kırsal alanlardan çekilmesiyle ziraî üretim gerilediğinden geleneksel Osmanlı düzeni çatırdamaya başlamıştı. İnalcık’ın bu tespitiyle, tam da askerî devrim kuramının taraftarları gibi denklemi baş aşağı çevirip, yoksullaşan köy nüfusunun yurtlarını terk etmediklerini, asker olmak için yerini yurdunu terk edenlerin, uzun vadede sebep oldukları iktisadî karmaşa yüzünden Osmanlı köyünü fakirleştirdiğini iddia eder. 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, durmaksızın artan sayıda reaya kökenli vasıfsız gencin Osmanlı askerî teşkilatında kendilerine yer buldukları açıktır. Fakat bu gelişmeyi, batı cephesinde yaşanan teknolojik değişimlerle ilişkilendirme gereği yoktur. 

Osmanlı askerî teşkilatı, teknoloji üretimi, kaynak yönetimi ve ordu mobilizasyonu gibi hususlarda batılı rakipleriyle aynı çetin dünyanın aslî bir parçasıydı. Dahası, Osmanlı yönetim becerisinin, en azından 17. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordularına sahada nispî bir lojistik ve iaşe üstünlüğü sağladığından bahsedilebilirdi. Keza Osmanlı ordusunun etkin muharebe gücünün, yüce idealler uğruna savaşan ve dinî bir fanatizmle hareket eden savaşçılardan kaynaklandığı klişesi neredeyse bütünüyle terk edilmek üzeredir. Bunun yerine, Osmanlı sefer ordularının saha performansını değerlendirmede, askerî birliklerin sultan veya serdarla kurduğu kolektif ilişki, cephede motivasyonu yüksek tutmaya yarayan ödüllendirme yöntemleri, bedenî cezalar ihtiva eden disiplin uygulamaları ve Osmanlı merkeziyetçiliğinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan düzenli birliklerde geçerli yoldaşlık duygusu ikame edilmeye başlanmıştır. Osmanlı silah sanayi üzerine yapılan incelemeler, Osmanlı yönetiminin, erken modern dönemde, daha önceden farz edilen bağımlılık ilişkisinin aksine, yeterli sayı ve evsafta silah ve mühimmatı kendi başına imal edebildiğini göstermiştir.

Bir Osmanlı tüfeği 16.yy
Macaristan imparatorluk güçlerinin başında bulunan Lazarus von Schwendi’nin Osmanlı tabur sistemini kendi birliklerine uygulatmaya çalışmasına bakılırsa, Osmanlılar, temas halinde bulundukları askerî yapıları olduğu gibi taklit etmekle yetinmeyip taktiksel formasyonlarını geliştirmek için yenilikçi adımlar da atıyorlardı. Keza 1664 St. Gotthard muharebesinde, ortadaki hareketli kaide sayesinde her yöne nişan almayı sağlayan dört tekerli Osmanlı top arabaları Fransızların dikkatini çekmişti.
Osmanlıların sahra topçuluğunun kıymetini takdir edemeyip saplantılı bir şekilde “dev top” lar üretmeye devam ettikleri yönündeki şarkiyatçı yargının yıkılmasına önemli katkı sağlamıştır. Osmanlıların, en azından 18. yüzyılın ortasına değin, top kalibrelerini standartlaştırma hususunda pek girişken oldukları söylenemezdi; ama İspanya ve Venedik gibi geleneksel Akdenizli güçlerin ortak derdi olan bu yetersizlik, Osmanlı toplarını batılı emsalleriyle bir arada değerlendirmenin önünde engel değildi. Osmanlı ordularının tek seçeneğinin bozkır savaş̧ usullerinden türetilen geleneksel hilal formasyonları olmadığı, bu donemde yaşanan her savaşın esnek taktiksel tercihlerden kaynaklanan kendine özgü̈ bir hikâyesi olduğu teslim edilebilir.