Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2017 Perşembe

Oyun Stratejileri: Hearts Of Iron 4 Oyunu Üzerine


  Hearts Of Iron serisi oyunlar genellikle II. Dünya Savaşı'nın kaotik atmosferinde geçer. Son seride Hearts Of Iron IV, 1936 ve 1939 olmak üzere iki ayrı dönemde başlayabilirsiniz oyuna. Hitler olabilir ya da Stalin'i tercih edebilir veya Türkiye olabilirsiniz. Oyunun gerçekçilik noktasında "national focus" özelliğiyle yönlendirme seçeneğine sahipsiniz zaten savaş öncesi dünya kamplara bölünmüş durumda ve İtalya, Almanya ve Japonya saldırgan tavırlarıyla dikkat çekiyor. Sovyetleri seçip bir çeşit dünyaya sosyalist bir nizam getirmek, hak ve eşitlik getirme umuduyla yola koyulduğunuzda korumanız gereken geniş bir coğrafyayla karşılaşıyorsunuz. Teknoloji seviyesi iyi olmadığı gibi içerde de sorunlar var Stalin'in Troçki problemi var mesela. Bilindiği üzere ikisi arasında çekişmede Troçki kaçmak zorunda kalmıştı. Ama kendi giderken taraftarları hala duruyor.Dolayısıyla her an bir iç savaş çıkabilecek bir ülkeyi yönetiyorsunuz. Üstelik Uzakdoğu'da Japonlar sınır boyunca sizi rahatsız ederken İspanya'da iç savaş patlak veriyor. Ne yapacaksınız öncelikle karar vereceğiniz şey "müdahaleci" politikalar uygulanıp uygulamayacağız Almanlar Stukalarla bombalarken yeni silahlarını denerken İtalyanlar da aynı şekilde oturup eli kolu bağlı bekleyecek misiniz? Sovyetlere dair eleştirilerden biridir bu İspanya davasını satması Stalin oturup beklemişti ve her şey kaybedilince de dostlar alışverişte görsün hesabı yardım göndermişti. Benim kanaatim bu kadar geniş coğrafyadaki bir ülkenin pasif davranamacağı yönünde ve ikinci strateji de rakipleri onlarla savaşmadan mağlup etmek yönünde. Almanya tehdit mi size zorluk çektirebilir mi? Evet öyleyse onun rakiplerini destekleyin.

 Kissinger'da zaten "Diplomasi" kitabında bunları ögütler. Kissinger'a sormuşlar Irak-İran savalını kim kazansın o da demiş "hiçkimse" gerçekten de bazen rakiplerin yorulması ya da bir tarafın kazanması sizin aleyhinize etki doğuracaktır. Ama oyundaki gerçekçiliğin bir etkisi olarak Hitler Almanyası ile teknolojik işbirliği de yapılıyor. Normalde iki zıt ideolojinin işbirliği gerçekten rahatsız edici ama muhtemelen Stalin, Almanlardan kırkuyordu ve Alman ihtirasını dengelemek için böyle bir şeye başvurdu. Evet dediğimiz gibi Sovyetleri seçecekseniz iç savaşa hazırlıklı olun ve dış gelişmelere de zayıf tarafı tutarak cevap verin. Oyunda başka ülkedeki muadil partiler lehine de etkide bulunabilirsiniz. Mesela, Sovyetler Türkiye'de olunan TKP'yi destekleyebilir. Hatta belli bir süre sonra Sosyalist bir darbe yaptırabilirsiniz elbette zaman ve politik güçle alakalı bir şey tek sıkıntılı olan zayıf ülkelerin de bunu yapabilmesi. Örneğin Peru'de Sosyalist bir ülke yönetimi işbaşında Türkiye'deki TKP lehine etkide bulunabiliyor bu gerçekçiliğe aykırı durum. Japonları dizginlemek için en etkili formül sınıra asker yığmak ve bunları niteliğini tankını topunu artırmak ve hava kuvvetlerini de ihmal etmemek. Ayrıca teçhizat yardımı İspanya ve Çin kesinlikle unutulmamalı gerekirse "convoy" yardımı yapın da teçhizatlar daha kolay ulaşsın. Eğer Çin ordusunu yeterince donatırsanız Japon savaşı uzar ve Japonlar da size saldıramaz. Benzer şekilde Mao yönetimindeki Çin'e de hem gönüllü birliklerle hem teçhizatla yardım etmeniz. Sonuçta Japonların gücünü dengelemelisiniz.İngiltere'yi seçtiğimde ise dikkatimi çeken bir durum daha Çekoslavakya işgal edilirken savaşa girme imkanı olduğu yani savaş çok önce başlayabilirdi. İngiltere sömürgelerini ticaret yollarını korumakla meşgul Almanları dizginlemek mevcut durumda yani national focusları tamamlayarak mümkün değil en gerçekçi formül, bağımsızlık garantileri vermek ve ittifakları güçlendirmek. Kanımca oyundaki en sıkıntılı ülke Fransa koruması gerekn Kuzey Afrika'dan başlayan çok fazla toprak var ve bunlar İtalya'nın yanı başında burada da bir ihtimal oyun başlangıcında Etiyopya savaşında Etiyopya lehine etkide bulunabilirsiniz. İtalyanları burada biraz oyalayabilirsiniz. Bir deneme yapılabilir bu yönde.
  Siyasi stratejilerin yanında oyunda askeri stratejiler ordunun eğitimi, savaş taktikleri de belirleyiciliğini nasıl çözemedim ama insanı heyecanlandırıyor. Mesela Almanya'da denizaltılar için tanklar için çoğunlukla duyduğumuz taktik organizasyonlar var. Ama oyunun zemini politik hamlelerden oluşuyor. İyi bir sanayi altyapısı da askeri üretimi artırıp teknolojiyi geliştirmek de çok önemli bir aşama. Türkiye'ye gelirsek zayıf bir ülke o dönemde teknolojisi de oldukça geri. Türkiye'nin tarafsız kalmasının ne kadar isabetli olduğunu görüyorsunuz. Ancak bir çılgınlık yapacaksanız "Alamana yasla" kuralını en azından 1941'e kadar uygulamanız Irak'ı en azından onların desteğiyle alabilirsiniz ama sonra savaş başlayınca Alman ve İtalyan gönüllü birlikleri gidiyorlar eğer iyi bir ordunuz yoksa işiniz zor. Ama dediğim gibi her saldırgan tavır geleceği düşünerek atılmalı. Gerçekte de muhtemelen Almanya, Sovyetleri safdışı edebilseydi İsveç ve Türkiye savaşa girebilirdi. Yine Rommel'in Mısır üzerinden Suriye'ye Türkiye sınırına gelerek savaşa sokmaya çalışacağı biliniyor. Öyleyse oyunda Türkiye'yi seçmek hileyle Osmanlı olmaya çalışmayacaksanız pek mantıklı değil.

24 Eylül 2013 Salı

Suriye Sorununun Perde Arkası Doğu Akdeniz Satrançı

 Suriye, Doğu Akdeniz'de uzun bir kıyı şeridine sahip olmamakla birlikte ki Hatay şehrinin Türkiye'ye katılması bunu engellemektedir. Bölgede Batı karşıtı ittifakın bir uzantısı olması kimliğiyle önemli bir konuma sahiptir. Suriye'deki istikrarsızlık Türkiye-Irak ve özellikle de Lübnan'da ciddi sıkıntılara yol açabilir. Yaklaşık 3 yıldır iç savaşla boğuşan Suriye’nin krize girmeden önce güçlü ilişkiler kurduğu Türkiye gibi enerjide kavşak noktası haline gelmek için Irak ve İran petrolünün Doğu Akdeniz'e taşınması açısından alternatif bir güzergah olarak sivrildiği söylenebilir. Özellikle İran'ın Suriye ile stratejik ilişkileri bu ülke üzerinden Lübnan'da Hizbullah ve bölgedeki diğer Şii grupları örgütlemesi Tahran’ın “Dostluk Boru Hattı” adını verdiği İran-Irak-Suriye doğalgaz boru hattı projesi ile bölgedeki etkisini güçlendirmeye çalışması  bölgedeki Şii etkisine karşı Sunni tepkinin gelişmesini doğurmuştur. Özellikle Suudi Arabistan ve Türkiye ile Körfez Ülkeleri İran'ın etkisinden çekinmektedirler. 
Yeni Doğal Gaz Sahaları ve Doğu Akdeniz Satrançı
 İran'ın bölgedeki etkisini güçlendirecek 10 milyar dolarlık proje ülkenin Güney Pars bölgesinden çıkarılan doğal gazın Irak ve Suriye üzerinden taşınmasını öngörüyor. 6 bin kilometre uzunluğuyla Ortadoğu’nun en uzun iletim kanalı olması hesaplanan hattın yıllık kapasitesi 40 milyar metreküp gibi yüksek bir miktar olması bekleniyor ki yıllık doğal gaz tüketimi 45 milyar metreküp civarında olan Türkiye'nin aldığı gazı taşıyan “Mavi Akım”ın yıllık kapasitesi ise 16 milyar metreküp civarında olduğu projenin büyüklüğü tahayyül edilebilir.
Ortadoğu Dünya'nın En Karmaşık Bölgesi
 Üç ülkenin iki yıl önce imzaladığı anlaşmayla İran doğal gazının hangi güzergahtan ve tam olarak nereye taşınacağı soru işareti olsa da Avrupa’ya gaz satması siyasi ilişkiler bağlamında olası görünmüyor. Suriye'de iç savaşın başlamasından birkaç ay önce İsrail Akdeniz’deki Leviathan bölgesinde son derece zengin doğal gaz yatakları buldu. İsrail'in Samsun-Ceyhan-Hayfa ile eklemlenerek Hindistan'a ve Çin'e petrol satmak istediğini biliyoruz. Zaten İsrail ile Hindistan'ın yakın ilişkileri bulunmakta ve İsrail geleceğini güvence altına almak için de enerji koridorlarında söz sahibi olmak istiyor. Çünkü İsrail'e gelecek zarar petrol fiyatlarını artıracağından bu başlıca petrol tüketicisi ülkelerin hiç hoşuna gitmeyecektir. İsrail, Doğu Akdeniz'de çıkaracağı doğal gaz ile ilk defa "geçiş ülkesi" değil "kaynak ülke" olma şansı yakaladı. Doğu Akdeniz'de Leviathan bölgesinde, 16 trilyon metreküplük, yani yaklaşık 100 milyar dolarlık doğal gaz rezervi bulunduğu hesaplanıyor. Kritik soru şu: İsrail bu gazı nereye satacak ve nereden geçirerek satacak, karadan mı, yani Lübnan-Suriye-Türkiye üzerinden mi, yoksa Akdeniz'e döşenecek boru hatlarıyla mı dış pazarlara ulaştıracak?
Turcas ve Zorlu'nun denize boru hattı döşenerek gazın Mersin’e getirilmesini İsrail tarafına önerdiğini biliniyor. ABD'de yayımlanan Washington Post Gazetesine konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün İsrail'le ilişkilerin yoluna girdiğini söylemesi de önemli bir mesaj kabul edilebilir. Kaldı ki Türkiye bölgede enerji "geçiş ülkesi" konumunu pekiştirmek istiyorsa İsrail ile gereksiz restleşmeyi ve böylece Arap sokağında popüler olma hevesini bırakmalıdır. İsrail’in ise Türkiye ile ilişkilerin düzelmesiyle  gazı Akdeniz’den denizin altından daha masraflı ve uzun sürecek bir projeyle taşımak  yerine karadan taşıma seçeneğini değerlendirdiği biliniyor. Doğal olarak da Suriye istikrarsız hele ki Radikal İslamcı çeteler etkinken İsrail'in gazı Esad’ın yönetimde olduğu Suriye topraklarından taşınması hiç mümkün görünmüyor.
Ancak Suriye'de Batı yanlısı bir rejim kurulması durumunda taşlar yeniden şekillenebilir hem Türkiye hem de İsrail ile iyi geçinen bir rejim İran'ın bölgede yalnız kalmasına yol açacağı ve bölgedeki Şii etkisini kıracağından İran için felaket senaryosu olarak algılanabilir. İran'ın köşeye sıkışması onu dizlerinin üzerine çökertmez bu onun daha da saldırganlaşmasına neden olabilir. Tıpkı köşeye sıkışan bir kedi gibi. Bu nedenle İran'ın her durumda hesaba katılması gerekmektedir. Bu Irak'taki istikrar için ve Afganistan için de önemlidir. Ancak İran'daki bir karışıklık ise bu ülke Türkiye'nin bölgesel iddialarını dengelediğinden Türkiye'yi zaman zaman gördüğü "Osmanlı rüyası"na yönledirecek ve Suudi Arabistan ve İsrail gibi ülkeler bundan hiç hoşlanmayacaklardır. Suriye'deki olayların Arap Baharı'nın etkisiyle başladığı bir gerçekken zamanla iç savaşa dönüşerek bambaşka bir boyut kazandığı da görülmektedir. Gelecek dönemi Suriye'de yaşananlar şekillendirecek ve enerji koridorları da buna göre belirlenecektir.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Avrupa'dan Akdeniz'e Güç Değişiminin İzleği ve Suriye Meselesi

Avrupa Tarihinde Kilometre Taşları

Avrupa tarihi temelde "devlet" denilen aygıtın nasıl şekillendiğini de anlatan mükemmel bir örnektir. Modern Devlet sisteminin ortaya çıkışı Yunan şehir devleti "polis" lerden başlayarak Akdeniz ve çevre coğrafyalara hakim olan Roma İmparatorluğu ile şekillenmeye başlayan hukuk anlayışı, Ortaçağ'da Hıristiyanlığın güçlenmesi ve Kilisenin oynadığı rolle şekillenen Avrupa coğrafyası ardından Kilise'nin etkisinin İtalya'da gösteren Rönesans ve Almanya'da güçlenen Reform hareketleriyle zayıflamaya başlaması ve Richelieu ile Büyük Frederick'in temellerini attıkları modern merkezi devlet anlayışı tüm bunlara ek olarak, Fransız İhtilali ardından başlayan ve Avrupa'yı kasıp kavuran Miliyetçilik hareketleri ve I.Dünya Savaşı'nı getiren olaylar dizisi ve bu savaş sonrası yenilenleri dizlerinin üzerinde yalvarmak zorunda bırakan ve II. Dünya Savaşı'na yol açan anlaşmalar işte tüm bu yüzyıllar boyunca Avrupa tarihinde yaşanan gelişmeler batı-dışı toplumları yakından ilgilendirdi ve insanların hayatına  "modernleşme" kavramını soktu; ancak Avrupa'nın 20.yy'ı özellikle Soğuk Savaş sonrası "küreselleşme" kavramı güç kazandı ve 2008 krizine kadar tartışıldı; 2008 krizi özellikle ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde ekonomik yavaşlama, emlak ve borç krizlerini tetikleyince Amerikan stratejistlerinin ortaya attığı "Yeni Amerikan Yüzyılı" kavramı rafa kaldırıldı çünkü artık Amerikan liderliği Irak ve Afganistan gibi gerekli olmayan iki savaşla yeterince yıprandığı için ABD'nin Küresel hakimiyeti zarar gördü ama bu ülke uzun yıllar daha Küresel liderliğini sürdürmeye devam etmektedir. Ancak ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiler geliştikçe yeni pazarlar gelişmiş ekonomilerin hizmetine sunuldukça bölgesel güç potansiyeli bulunan devletler ortaya çıkarak ABD'nin azalan etkisini dengelemektedirler ancak burada asıl sorun Brezilya, Türkiye, Güney Afrika, Vietnam, Meksika ya da diğer devletlerin kendi bencil çıkarlarını güderek bölgesel sorunların çözümüne yardımcı olmaktan çok onları daha da karmaşık hale getirebilecekleri gerçeğidir. Akdeniz'in doğusunda yaşanan Suriye krizi ve Türkiye gibi aktörlerin krize katkısı bunu açıkça göstermektedir. Türkiye ve Suudi Arabistan, Suriye'de karışıklıkların çıkmasından hemen sonra İran'ın bölgedeki etkisinin onun en sadık müttefiki olan Suriye rejiminin alt edilmesiyle azalacağı gerçeğiyle ellerini ovuşturulmaya başladılar. Bu perde arkasında ABD ve İsrail'in de çıkarlarına hizmet etmekle birlikte Rusya ve Çin gibi aktörlere de açık bir meydan okumaydı. 

Suriye Arenasında Hizipler 

Sonunda Suriye komşu ülkelerden bölgesel güçlere ve oradan da küresel güçlere bir çok aktörün hesaplaştığı bir arenaya dönüştü. Zaten artık gelişmiş ülkeler doğrudan birbirleriyle mücadele etmeyi göze alamadıklarından bağımlı aktörler aracılığıyla mücadele etmeye çalışmaktadırlar. Bu karşılıklı bağımlılığın uluslararası ilişkilere etkisinin somut bir örneğidir. Çünkü ne Çin ne de Rusya, ABD ile ilişkilerinin bozulmasını göze alamamakta ayrıca Akdeniz'deki etkilerinin kaybolmasını da istememektedirler. Bugün Akdeniz, yeniden önem kazanmıştır. Hiçbir ülke, benim Akdeniz'de yaşanan bir meseleyle ilgilenmem benim çıkarlarıma ne yarar getirir diye kendisine soramaz. Dünya ticaretinin önemli bir kısmı yine tüketici ve üretici ülkelerin önemli bir kısmı da Akdeniz'de bulunmaktadır.  Akdeniz bir iç deniz olarak diğer tüm iç denizlerle karşılaştırıldığında benzersiz bir konuma sahiptir. Suriye'nin düşüşü İran'ı bölgede yalnız bırakacağı gibi Rusya'nın Tartus gibi stratejik bir üssü kaybetmesine neden olacaktır. Bu Rusya'nın Büyük Petro'dan beri var olmak istediği Akdeniz'den kovulması demektir ki, bunu Ruslar asla kabul etmeyecektir. Rusya'nın Rumlara yaptığı kredi önerisinde temel maddelerden biri de deniz üssü isteğiydi ancak Rumlar egemenlik kaygısıyla bunu reddettiler. Yani Rusya, Rumlardan deniz üssü kullanma hakkı alsaydı Suriye konusundaki ısrarını sürdürür müydü? sorusu burada önem kazanıyor ama sürdürmezdi cevabı yerinde görünüyor çünkü Rusya, Akdeniz'de var olmak isterken etnik ve mezhepsel kavgaların içerinde kendisini bir taraf olarak konumlandırmak istemeyecektir.  Çünkü bu onun uzun vadeli bölgesel çıkarlarına aykırı olduğu gibi Rusya'da yaşayan 30 milyon gibi yüksek sayıdaki müslüman nüfusa da olumsuz mesaj vermektedir. Ayrıca Suriye'nin düşmesi Çin'in Akdeniz'de özellikle Yunan limanlarını satın alıp antrepo olarak kullanması ve Arnavutluk gibi ülkelerle kurduğu özel ilişkiler dahası ticaret yolları bağlamında hayati derecede önem verdiği bir bölgede etkisinin kaybolması demektir ki Çinli politikacılar bunu kabus olarak görüyor olabilirler. 

13 Eylül 2013 Cuma

Akdeniz Satranç Tahtası


Akdeniz Satranç Tahtası
Akdeniz kıtaların siyasi etkileşimde bulunmaya başlamasından 16.yy'ın sonlarına kadar dünya iktidarının merkezinde yer almıştır. Burada yaşayan insanlar farklı zamanlarda ve biçimlerde de olsa dünyanın diğer bölgelerine nüfuz etmiş ve egemen olmuş bu süreçte özel konuma erişen Akdeniz devletlerinden her biri dünyada yaşanan iktidar çekişmesinde ya etkin rol oynamışlardır ya da bu çatışmaların yaşandığı bir arenaya dönüşmüşlerdir. Bu çekişmenin siyasi, ekonomik, askeri, teknolojik ve dini olmak üzere çok boyutlu bir hal aldığı 16.yy da Akdeniz,  üstünlük mücadelesinin oynandığı bir satranç tahtasını andırıyordu ve mücadele jeopolitik çıkarların stratejik idaresini de içeriyordu. Her ne kadar 18. yy’dan itibaren  İngiltere ve Hollanda ile Rusya gibi ülkeler büyük güç olarak belirse de Akdeniz in jeopolitik önemi kaybolmamış yükselen güçler de bu bölgeye ilgilerini hiç saklamamışlardır. Tarihsel olarak, 16.yy Dünyasına bakıldığında Osmanlı gibi yükselen bir gücün varlığı yükselen güçle o an varolan egemen güçler arasında çatışmalara yol açar. Bu nedenle 15. yy’dan başlayarak Osmanlıların Akdeniz’deki etkilerinin incelenmesi önemlidir.

 Osmanlıların Akdeniz sahnesine çıkışıyla birlikte Venedik ile Ceneviz’in 'dalgalara hükmettiği' fikrine meydan okumaya başlamıştı. Osmanlıların artan jeopolitik hırslarını destekleyen unsur ise ateşli silahlardı. Osmanlı deniz stratejisi kıyıların yanı sıra başlıca ticaret yollarını korumaya odaklanmıştı. Bununla birlikte dar kapsamlı bir bakış açısına sahip değildi; Osmanlı sultanına bağlı olduğu bilinen korsanlar Akdeniz in dört bir köşesinde Sultan’ın çıkarlarını korumak ve düşmanlarını cezalandırmak için an kolluyorlardı. Venedik ile yapılan savaşlar Osmanlıların teknolojik olarak daha dinamik olduklarını kanıtladı. Özellikle Doğu Akdeniz de olmak üzere Ceneviz den sonra Venedik etkisi de giderek zayıfladı ve ellerindeki stratejik önemdeki adaları birer birer kaybettiler. Bu dönemde, Osmanlı gemi teknolojisi Venedik gemilerini taklit ederek daha sonra daha etkili gemiler yaparak giderek güçlendi denizcilikte de Cenevizliler Osmanlıların oluşturdukları modele örnek oldular. Buradaki mücadele Venedik’in ekonomik olarak zayıflamasını Katolik dünyadan kendisine yeni müttefikler aramasına yol açtı. 16.yy boyunca Venedik’in başını çektiği ve Osmanlılara karşı kurulan Kutsal İttifaklar açısından acı gerçek Osmanlılara karşı kapsamlı bir saldırı başlatabilecek düzeyde işbirliği sağlasalar bile bunun güç dengesi düşünüldüğünde intihar niteliğinde sayılabilecek bir hamle olacağıydı. Genellikle savaşların nedenleri arasında siyasi isteklerin karşı tarafa kabul ettirilmesi yatmaktadır ama 1571 İnebahtı yenilgisi sonrası kazanan tarafın değil kaybeden tarafın isteklerini kabul ettirdiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlılar, Akdeniz satranç tahtasında başat bir güç olarak varlıklarını sürdürmekteydiler. Ancak tüm hırslarına rağmen Osmanlılar, Avrupa’yı kontrol etmedi; Fransaya destek vererek Habsburg gücünü dengeledi. Akdeniz’i kontrol etmedi Katolik ittifakına karşı dengeledi. Bu sayede Hollandalıların ve İngilizlerin Akdeniz’e girişini destekledi. İstikrarlı bir Akdeniz Osmanlıların çıkarınaydı bu ticari, askeri, ekonomik dengenin korunması için de önemliydi.

 Osmanlıların, Akdeniz’de sahneye çıkışı sonrası rakibi olan Venedik’in etkisinin kırılmasının ardından bir başka güç, özellikle Akdeniz’in batısında etkin olan İspanya ile rekabeti başladı. İspanya, 17. yy sonlarına kadar zirvedeki Avrupa güçlerinden biriydi. 15. yy sonlarında küresel hırsları olan büyük denizaşırı sömürgeci güç olarak ortaya çıkmıştı. Din bu dönemde birleştirici doktrindi ve yayılmacı çabalar için kaynak teşkil ediyordu. Ancak zamanla Akdeniz’de Osmanlılar, Atlantik’te İngiltere Fransa ve Hollanda’nın karşı çıkışlarıyla İspanya ne Avrupa’da ne de okyanuslarda gerçek bir üstünlük sağlayabildi. Portekiz ise İber yarımadasının batısında neredeyse Avrupa’nın geri kalanından soyutlanmış bir ülkeyken 15. yy sonundan itibaren Hint okyanusuna kadar uzanan erişim ve kontrol gücüne sahip olmuştu. Osmanlılar için Portekiz ile mücadele Akdeniz’den çok Hint okyanusunda önem kazanıyordu. Hint Okyanusunda yapılan hamleler Osmanlıların "rüzgârlara hükmetme" ve bunun sonucunda küresel bir güç olma iddiasını sürdürmeleri açısından önemliydi. Portekizlilerin, İslam’ın Kutsal saydığı mekânlara saldırı teşebbüsü ve Baharat ticaretinin güvenliği Osmanlıların ilgilerini bu bölgeye kaydırdı. Bugün pek çok Arap tarihçinin sorduğu bir soru meşhurdur: “Osmanlılar neden Yemen ve Hürmüz gibi Müslüman olan bölgeleri ele geçirmek için uğraştılar da Endülüs’ten yapılan açık yardım çağrılarını görmezden geldiler?” Bu soru şu şekilde cevaplanabilir: Osmanlılar ve Dünya tarihi açısından hangisi daha önemlidir? Endülüs mü, yoksa Yemen ile Hint Okyanusuna bakan Arap topraklarının fethi mi? Öfkeli, kendi ülkelerini idame edemeyen bir avuç Gırnatalı mı yoksa kadim Arap topraklarıyla Mekke ve Medine gibi kutsal toprakların korunması mı? Şüphesiz büyük devletlerin öncelikleri arasında küçük müttefikleri için intihar etmek yoktur. Kaldı ki Osmanlıların, Endülüs’te yaşayan Müslüman ve Hıristiyanları tamamen yalnız bıraktığı da söylenemez.

 Osmanlı genişlemesi, askeri gücün tam zamanında toplanması ve hızlı hareket etme kapasitesi ve bu kapasiteyle birleştirilen üstün askeri taktikleri zekice ve acımasızca uygulaması organize bir ekonomik ve mali sistem gerektiriyordu. Osmanlıların kuruluşu, Akdeniz’i çepeçevre saran coğrafyada neredeyse hiçbir şey bırakmadan aniden kaybolan imparatorluklar ardından güç boşluğunu kim dolduracaktır ve buradaki karasal üstünlük denizlerdeki faaliyetlerle desteklenmedikçe başarılı olabilir mi gibi sorulara da cevap veriyordu. Daha açıkça ifade etmek gerekirse, Bizans’ın bıraktığı mirasın üzerinde Osmanlı gücü inşa edilirken acaba güç boşluğu nasıl doldurulacaktı ya da neden Balkanlardan bir güç çıkıp bu boşluğu dolduramadı ya da Anadolu’da Karamanoğulları bunu başaramadılar. İşte hususta sorulması gereken sorular zihin açma işlevi görmektedir.

 Çağdaş standartlar açısından bakıldığında ise günümüzün bölgesel hatta süper güç olma iddiasındaki Türkiye Cumhuriyeti ile kıyaslandığında, Osmanlılar küresel bir güç iddiasında bulunan bölgesel bir güçtü. Türkiye Cumhuriyeti ise bölgesel güç iddiasından bulunan orta sıklette bir devlettir.