İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2013 Perşembe

Osmanlıların askeri tarihinde "geri kalmışlık" ve "ilerleme" üzerine


Özelde Osmanlı tarihi genelde ise Dünya tarihi değerlendirildiğinde "ilerleme" ve "geri kalma" meseleleri hep tartışıla gelmektedir. Bazı tarihçiler batı-dışı toplumların, batı askerî teknolojisini ne ölçüde alırlarsa alsınlar, kültürel ve sosyal altyapılarının uyumsuzluğu yüzünden bu teknik yeniliklerin doğasını kavramayı başarıp askerî sahada doktrinsel ve stratejik bir dönüşümü sağlayamayacaklarını söylemişlerdir. 

16.yy sonu Osmanlı topu
Bazıları ise batı tarzı ordular kurulabilmesi için batılı değer ve kurumların ithalinin şart olduğunu kabul etse de, özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde yaşanan modernleşme çabalarını  samimi bulur ama batı-dışı toplumlarla batı arasında makasın ne zaman açıldığını görmemiz bu tartışmaları daha anlamlı kılacaktır. Osmanlılar özelinde 18.yy'ın sonunda kadar arada ciddi bir fark olmadığı görülmektedir. Yani bizim 1578 de Sokullu'nun ölümü ile başlattığımız "duraklama" dediğimiz dönemde gerçek anlamda bir "duraklama" dönemi sayılmayacağı gibi tarihe "ilerlemeci" anlayışın gözünden bakmak da meseleyi tam anlamıyla kavramamıza yardımcı olmamaktadır. Üstelik Osmanlılara rakip olmuş devletlerin tamamı er ya da geç ya tarih sahnesinden silinmiş ya da çeşitli formlarla varlıklarını sürdürmek durumunda kalmışlardır. Bu nedenle öncelikle yapılacak şey devletlerin dünyanın sonunda kadar yaşayabileceği fikrini akıllardan çıkarmak olmalıdır. Osmanlıların yeni teknolojileri takip etmediği bu nedenle geri kaldığı fikri artık aşınmakta olan ön yargılar hanesine yazılmalıdır. Bugün yaşlı kuşaklar hala Osmanlı'nın tüfek yapamadığını zannetmektedir üstelik geri kalmanın referansını da dini taassuba ya da padişahların zevk ve sefa içerisinde yüzerken memleket meselelerine ilgisiz olmalarına yormuşlardır.
Estergon Kuşatması 1543
Ancak Osmanlı sultanları, en başından beri, batı teknolojisini imparatorluğa çekebilmek adına yabancı uzmanlar istihdam etmeye razı olmuşlardı. Bu maksatla, Osmanlı sarayında hizmet eden tâ’ife-i efrenciyân adı verilen bir grup bile mevcuttu. Osmanlı idarî ve iktisadî yapısı, kendine mahsus bilimsel icatlar ve yenilikler ortaya koyabilme yeteneğinden yoksun olsa bile; Osmanlı hazinesinden geçimini sağlayan “Frenk”ler, batı teknolojisini yakından takip edip Osmanlı sınırları içinde yeniden üretme işini nispeten iyi beceriyorlardı.
Üstelik Osmanlıların batıdaki teknolojileri değişimlerini özellikle askeri alanda takip ettiklerini bilmekle beraber bunları Babürlüler ile Ming gibi Asyalı devletlerle paylaştığı da bilinmektedir. Hindistan'da "Rumi" adıyla bilinen Türk tüfekçiler bulunmakta ve Japon istilasına karşı Ming, Osmanlılardan transfer ettiği tüfek teknolojisiyle mücadele etmiştir. 

Rodos'un Fethi 1522
Osmanlı askerî örneği, 16. yüzyılın sonlarına değin Rusya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde taklit edilen bir asker toplama ve kaynak yaratma modeli olmuştu. Bu tarihten itibaren Osmanlılar ve Ruslar, batı ve kuzeyden gelen orduların yarattığı baskılarla baş etmek zorunda kaldılar. Bu noktada iki devlet, iki farklı yol tercih ederek iki farklı sonuca ulaştı. Rusya, bilhassa I. Petro’nun önderliğinde, 18. yüzyılda her türlü acı toplumsal bedeli ödemek pahasına otokratik bir askeri yönetime geçerek hızlı ve istikrarlı bir modernleşme sürecine girmişti. Öte taraftan Osmanlı hükümdarları, hanedanın gücünü yeniden ortaya koymak ve mutlakıyetçi bir yönetime geçebilmek uğruna giriştikleri her teşebbüste, yeniçeri ve ulemanın da içinde bulunduğu seçkinler muhalefeti tarafından durduruldu.
Osmanlı merkezî idaresi, 18. yüzyılda, Rus hükümetinin cepheye sürebildiği büyüklükteki orduları tek başına toplayıp donatabilme gücünü yitirmişti ve siyasî iktidarını asker celbinde kendisine yardımcı olan mahallî ayanlarla paylaşmaya gönülsüzce rıza göstermişti. En nihayetinde, Ivan Peresvetov, 16. yüzyılda, hükümdarı IV. Ivan’a (Korkunç İvan) Osmanlı sultanı II. Mehmed’i örnek alınacak bir model olarak takdim ederken, 1732’de I. Mahmud’a askeri ıslahatlar hakkındaki fikirlerini sunan İbrahim Müteferrika, bu kez Büyük Petro’nun reformlarının esas alınmasını salık veriyordu.

Mohaç Savaşı 1526
Halil İnalcık’a göre tüm bu yapının değişmesi Osmanlılarda askeri 1593–1606 savaşları sırasında gerçekleşir, Macaristan cephesinde yeni tarzda teşkil edilmiş olan Alman tüfekçi piyade birlikleri karşısında sıkıntı çeken Osmanlı ordu yönetimi, çareyi vasıfsız gençleri tüfekçi olarak orduya yazmakta bulmuştu. Bu amaçla İstanbul’dan yollanan kapıkulu mensupları, ellerindeki fermanlara dayanarak reaya arasından sekban bölükleri oluşturmaya başlamışlardı. Bu sekban birlikleri, Osmanlı başkentindeki yeniçeri bölükleri model alınarak, bir bölükbaşının komutası altında yaklaşık elli “yoldaş” tan mürekkep şekilde tanzim edilmişlerdi. Sonuçta iş gücünün kırsal alanlardan çekilmesiyle ziraî üretim gerilediğinden geleneksel Osmanlı düzeni çatırdamaya başlamıştı. İnalcık’ın bu tespitiyle, tam da askerî devrim kuramının taraftarları gibi denklemi baş aşağı çevirip, yoksullaşan köy nüfusunun yurtlarını terk etmediklerini, asker olmak için yerini yurdunu terk edenlerin, uzun vadede sebep oldukları iktisadî karmaşa yüzünden Osmanlı köyünü fakirleştirdiğini iddia eder. 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, durmaksızın artan sayıda reaya kökenli vasıfsız gencin Osmanlı askerî teşkilatında kendilerine yer buldukları açıktır. Fakat bu gelişmeyi, batı cephesinde yaşanan teknolojik değişimlerle ilişkilendirme gereği yoktur. 

Osmanlı askerî teşkilatı, teknoloji üretimi, kaynak yönetimi ve ordu mobilizasyonu gibi hususlarda batılı rakipleriyle aynı çetin dünyanın aslî bir parçasıydı. Dahası, Osmanlı yönetim becerisinin, en azından 17. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordularına sahada nispî bir lojistik ve iaşe üstünlüğü sağladığından bahsedilebilirdi. Keza Osmanlı ordusunun etkin muharebe gücünün, yüce idealler uğruna savaşan ve dinî bir fanatizmle hareket eden savaşçılardan kaynaklandığı klişesi neredeyse bütünüyle terk edilmek üzeredir. Bunun yerine, Osmanlı sefer ordularının saha performansını değerlendirmede, askerî birliklerin sultan veya serdarla kurduğu kolektif ilişki, cephede motivasyonu yüksek tutmaya yarayan ödüllendirme yöntemleri, bedenî cezalar ihtiva eden disiplin uygulamaları ve Osmanlı merkeziyetçiliğinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan düzenli birliklerde geçerli yoldaşlık duygusu ikame edilmeye başlanmıştır. Osmanlı silah sanayi üzerine yapılan incelemeler, Osmanlı yönetiminin, erken modern dönemde, daha önceden farz edilen bağımlılık ilişkisinin aksine, yeterli sayı ve evsafta silah ve mühimmatı kendi başına imal edebildiğini göstermiştir.

Bir Osmanlı tüfeği 16.yy
Macaristan imparatorluk güçlerinin başında bulunan Lazarus von Schwendi’nin Osmanlı tabur sistemini kendi birliklerine uygulatmaya çalışmasına bakılırsa, Osmanlılar, temas halinde bulundukları askerî yapıları olduğu gibi taklit etmekle yetinmeyip taktiksel formasyonlarını geliştirmek için yenilikçi adımlar da atıyorlardı. Keza 1664 St. Gotthard muharebesinde, ortadaki hareketli kaide sayesinde her yöne nişan almayı sağlayan dört tekerli Osmanlı top arabaları Fransızların dikkatini çekmişti.
Osmanlıların sahra topçuluğunun kıymetini takdir edemeyip saplantılı bir şekilde “dev top” lar üretmeye devam ettikleri yönündeki şarkiyatçı yargının yıkılmasına önemli katkı sağlamıştır. Osmanlıların, en azından 18. yüzyılın ortasına değin, top kalibrelerini standartlaştırma hususunda pek girişken oldukları söylenemezdi; ama İspanya ve Venedik gibi geleneksel Akdenizli güçlerin ortak derdi olan bu yetersizlik, Osmanlı toplarını batılı emsalleriyle bir arada değerlendirmenin önünde engel değildi. Osmanlı ordularının tek seçeneğinin bozkır savaş̧ usullerinden türetilen geleneksel hilal formasyonları olmadığı, bu donemde yaşanan her savaşın esnek taktiksel tercihlerden kaynaklanan kendine özgü̈ bir hikâyesi olduğu teslim edilebilir.





17 Eylül 2013 Salı

16. Yüzyıl Boyunca Akdeniz Coğrafyası

1500 yılında Akdeniz Coğrafyasında siyasi durum, Doğu Akdeniz'de Osmanlılar, Memlük ve Venedik etkin bir güç olarak görünmektedir. Orta Akdeniz'in durumu ise daha çok İtalya'nın siyasi durumuna bağlı bulunmakta ve Batı Akdeniz'de ise Kuzey Afrika ile İber Yarımadasında bir çekişme görülmektedir Cebelitarık gibi kritik bir boğaz Portekiz kontrolünde ve Fas, Kuzey ve Güneyle İspanyol ve Portekizliler tarafından tehdit altında tutulmaktadır.


1510 yılında ise Akdeniz'in Orta ve Batısında İspanyol etkisinin giderek arttığını görmekteyiz. Doğu Akdeniz'de Osmanlıların hakim olduğu Anadolu'da bir isyan mevcut ve burada Memlük ve Venedik ile Osmanlılar arasında bir denge hakim Venedik stratejik Kıbrıs ve Girit gibi adalara sahip bunun dışında Anadolu'ya çok yakın Rodos adası Şövalyelerin elinde bulunuyor. Orta Akdeniz'de özellikle Güney İtalya'ya Aragon Krallığı hakim bu temelde bir İspanyol etkisini gösterir ve İspanyolların etkisi Kuzey Afrika'da giderek artmış Trablus denilen bölge İspanyolların elinde. Bunun yanı sıra Batı Afrika'da da Fas gerilemesi sürüyor Fas'ın Atlantik Okyanusundaki kıyıları Okyanuslara açılma peşindeki İspanyol ve Portekizlilere üs olmuş durumda. Kuzey Afrika'da Cezayir'de bir İspanyol hakimiyeti de mevcut. Bu dönemde Fransa'nın henüz bir aktör olarak Akdeniz sahnesine çıkmadığını söylemeliyiz.


1520 yılında İber yarım adasında siyasi bütünlüğün sağlandığı, İspanyol egemenliğinde bulunan Cezayir'in bir parçasının da Osmanlı hakimiyetine girdiğini görmekteyiz. Buradan anlaşılmaktadır ki Osmanlı etkisi Batı Akdeniz'e kadar uzanmaktadır ve Katolik ülkelerin ittifakına karşı Osmanlılar Afrikalı Müslüman müttefikleriyle işbirliği yapmaktadırlar. Doğu Akdeniz'de ise Osmanlı hakimiyeti 1510 yılı haritasıyla karşılaştırıldığında Memluk topraklarının katılmasıyla güçlenmiştir. 


1530 yılı haritasında ise Doğu Akdeniz'de Rodos adasının Osmanlı hakimiyetine girdiğini buna karşılık Orta Akdeniz'de İspanyolların kontrolünde bulunan Trablus ve Malta adasının Şövalyelere verildiğini görmekteyiz. Venedik'in Akdeniz'de bulunan stratejik adalarında bir el değiştirme görülmemekle birlikte Kuzey Afrika'nın İspanyol ve Osmanlılar arasında güç mücadelesine sahne olduğu sürekli el değiştirmelerle görülmektedir. Ayrıca Balkanlardaki Osmanlı genişlemesinin Macaristan'ın Adriyatik Denizindeki topraklarını kendi bünyesine katmasından dolayı bu bölgedeki Osmanlı etkisinin arttığını görmekteyiz.


1540 yılında Kuzey Afrika'daki güç mücadelesi sürmekte ve Cerbe adası ve ardındaki bölge İspanyol hakimiyeti görülmektedir. Cezayir üzerindeki mücadelenin Orta Akdeniz'in kilidi sayılabilecek bu bölgeye taşınmıştır. Dalmaçya Kıyılarındaki Venedik hakimiyetinde olan bölgenin de Osmanlı hakimiyetine geçtiği görülmektedir.


1550 haritasında  Batı Afrika'da Portekiz egemenliğinde bulunan bölgenin Fas'ın eline geçtiği görülmektedir. Kuzey Afrika'da özellikle Cezayir-Mısır ekseninde herhangi bir el değişikliği görülmemektedir. Bunun yanında Mısır'ın güney bölgelerinde Memluklülere ait olan yerler Osmanlı hakimiyetine girmiş görülmektedir. Bu Mısır'daki Osmanlı egemenliğini pekiştirici bir unsur olarak kabul edilebilir.


1560 haritasında değişiklikler yine Batı ve Orta Akdeniz'de yoğunlaşmıştır. Fas'ın egemenliğini Afrika içlerine kadar yaydığı görülmekte ve Şövalyelere ait Trablus bölgesinin Osmanlı hakimiyetine geçtiği görülmektedir. İspanyollar öncülüğündeki Katolik ve Osmanlılar öncülüğündeki Müslüman cephesi arasında Akdeniz'de yaşanan rekabetin sürdüğü ve Kuzey Afrika'nın bu mücadelenin bir arenası olduğu bir gerçektir.


1570 yılında 1560 yılı haritasından farklı olarak hiçbir değişiklik göze çarpmamaktadır. 


1580 yılı haritasında Doğu Akdeniz'de Venediklilere ait olan Kıbrıs adasının Osmanlı hakimiyetine geçtiği görülmektedir. Bunun yanı sıra Tunus'taki İspanyol hakimiyetinin son bulduğu görülmektedir. Böylece 10 yıllık bir sessizliğin ardından Doğu ve Orta Afrika'da Osmanlı hakimiyetini güçlendiren hamleler yapıldığı görülmektedir. 1492 sonrası İspanyolların Kuzey Afrika'nın fethi için yaptığı girişimler böylece başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu başarının bölgesel dirençten değil Osmanlıların dengeleyici bir olarak Akdeniz satranç tahtasında yaptığı belirleyici hamleler sayesinde olmuştur.


1590 yılı haritasından 1580 ile karşılaştırıldığında bir değişiklik görülmemektedir. 


1600 yılı haritasına bakıldığında 1590 haritasında göre bir değişiklik görülmemektedir. Tabi ki bu değişiklik Osmanlı-İspanyol mücadelesi açısından böyledir. Ancak siyasi haritanın dışında Akdeniz'de ne olduğu ekonomik, sosyal ve daha bir çok boyutta araştırılıp düşünülmeye değerdir. 

13 Eylül 2013 Cuma

Akdeniz Satranç Tahtası


Akdeniz Satranç Tahtası
Akdeniz kıtaların siyasi etkileşimde bulunmaya başlamasından 16.yy'ın sonlarına kadar dünya iktidarının merkezinde yer almıştır. Burada yaşayan insanlar farklı zamanlarda ve biçimlerde de olsa dünyanın diğer bölgelerine nüfuz etmiş ve egemen olmuş bu süreçte özel konuma erişen Akdeniz devletlerinden her biri dünyada yaşanan iktidar çekişmesinde ya etkin rol oynamışlardır ya da bu çatışmaların yaşandığı bir arenaya dönüşmüşlerdir. Bu çekişmenin siyasi, ekonomik, askeri, teknolojik ve dini olmak üzere çok boyutlu bir hal aldığı 16.yy da Akdeniz,  üstünlük mücadelesinin oynandığı bir satranç tahtasını andırıyordu ve mücadele jeopolitik çıkarların stratejik idaresini de içeriyordu. Her ne kadar 18. yy’dan itibaren  İngiltere ve Hollanda ile Rusya gibi ülkeler büyük güç olarak belirse de Akdeniz in jeopolitik önemi kaybolmamış yükselen güçler de bu bölgeye ilgilerini hiç saklamamışlardır. Tarihsel olarak, 16.yy Dünyasına bakıldığında Osmanlı gibi yükselen bir gücün varlığı yükselen güçle o an varolan egemen güçler arasında çatışmalara yol açar. Bu nedenle 15. yy’dan başlayarak Osmanlıların Akdeniz’deki etkilerinin incelenmesi önemlidir.

 Osmanlıların Akdeniz sahnesine çıkışıyla birlikte Venedik ile Ceneviz’in 'dalgalara hükmettiği' fikrine meydan okumaya başlamıştı. Osmanlıların artan jeopolitik hırslarını destekleyen unsur ise ateşli silahlardı. Osmanlı deniz stratejisi kıyıların yanı sıra başlıca ticaret yollarını korumaya odaklanmıştı. Bununla birlikte dar kapsamlı bir bakış açısına sahip değildi; Osmanlı sultanına bağlı olduğu bilinen korsanlar Akdeniz in dört bir köşesinde Sultan’ın çıkarlarını korumak ve düşmanlarını cezalandırmak için an kolluyorlardı. Venedik ile yapılan savaşlar Osmanlıların teknolojik olarak daha dinamik olduklarını kanıtladı. Özellikle Doğu Akdeniz de olmak üzere Ceneviz den sonra Venedik etkisi de giderek zayıfladı ve ellerindeki stratejik önemdeki adaları birer birer kaybettiler. Bu dönemde, Osmanlı gemi teknolojisi Venedik gemilerini taklit ederek daha sonra daha etkili gemiler yaparak giderek güçlendi denizcilikte de Cenevizliler Osmanlıların oluşturdukları modele örnek oldular. Buradaki mücadele Venedik’in ekonomik olarak zayıflamasını Katolik dünyadan kendisine yeni müttefikler aramasına yol açtı. 16.yy boyunca Venedik’in başını çektiği ve Osmanlılara karşı kurulan Kutsal İttifaklar açısından acı gerçek Osmanlılara karşı kapsamlı bir saldırı başlatabilecek düzeyde işbirliği sağlasalar bile bunun güç dengesi düşünüldüğünde intihar niteliğinde sayılabilecek bir hamle olacağıydı. Genellikle savaşların nedenleri arasında siyasi isteklerin karşı tarafa kabul ettirilmesi yatmaktadır ama 1571 İnebahtı yenilgisi sonrası kazanan tarafın değil kaybeden tarafın isteklerini kabul ettirdiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlılar, Akdeniz satranç tahtasında başat bir güç olarak varlıklarını sürdürmekteydiler. Ancak tüm hırslarına rağmen Osmanlılar, Avrupa’yı kontrol etmedi; Fransaya destek vererek Habsburg gücünü dengeledi. Akdeniz’i kontrol etmedi Katolik ittifakına karşı dengeledi. Bu sayede Hollandalıların ve İngilizlerin Akdeniz’e girişini destekledi. İstikrarlı bir Akdeniz Osmanlıların çıkarınaydı bu ticari, askeri, ekonomik dengenin korunması için de önemliydi.

 Osmanlıların, Akdeniz’de sahneye çıkışı sonrası rakibi olan Venedik’in etkisinin kırılmasının ardından bir başka güç, özellikle Akdeniz’in batısında etkin olan İspanya ile rekabeti başladı. İspanya, 17. yy sonlarına kadar zirvedeki Avrupa güçlerinden biriydi. 15. yy sonlarında küresel hırsları olan büyük denizaşırı sömürgeci güç olarak ortaya çıkmıştı. Din bu dönemde birleştirici doktrindi ve yayılmacı çabalar için kaynak teşkil ediyordu. Ancak zamanla Akdeniz’de Osmanlılar, Atlantik’te İngiltere Fransa ve Hollanda’nın karşı çıkışlarıyla İspanya ne Avrupa’da ne de okyanuslarda gerçek bir üstünlük sağlayabildi. Portekiz ise İber yarımadasının batısında neredeyse Avrupa’nın geri kalanından soyutlanmış bir ülkeyken 15. yy sonundan itibaren Hint okyanusuna kadar uzanan erişim ve kontrol gücüne sahip olmuştu. Osmanlılar için Portekiz ile mücadele Akdeniz’den çok Hint okyanusunda önem kazanıyordu. Hint Okyanusunda yapılan hamleler Osmanlıların "rüzgârlara hükmetme" ve bunun sonucunda küresel bir güç olma iddiasını sürdürmeleri açısından önemliydi. Portekizlilerin, İslam’ın Kutsal saydığı mekânlara saldırı teşebbüsü ve Baharat ticaretinin güvenliği Osmanlıların ilgilerini bu bölgeye kaydırdı. Bugün pek çok Arap tarihçinin sorduğu bir soru meşhurdur: “Osmanlılar neden Yemen ve Hürmüz gibi Müslüman olan bölgeleri ele geçirmek için uğraştılar da Endülüs’ten yapılan açık yardım çağrılarını görmezden geldiler?” Bu soru şu şekilde cevaplanabilir: Osmanlılar ve Dünya tarihi açısından hangisi daha önemlidir? Endülüs mü, yoksa Yemen ile Hint Okyanusuna bakan Arap topraklarının fethi mi? Öfkeli, kendi ülkelerini idame edemeyen bir avuç Gırnatalı mı yoksa kadim Arap topraklarıyla Mekke ve Medine gibi kutsal toprakların korunması mı? Şüphesiz büyük devletlerin öncelikleri arasında küçük müttefikleri için intihar etmek yoktur. Kaldı ki Osmanlıların, Endülüs’te yaşayan Müslüman ve Hıristiyanları tamamen yalnız bıraktığı da söylenemez.

 Osmanlı genişlemesi, askeri gücün tam zamanında toplanması ve hızlı hareket etme kapasitesi ve bu kapasiteyle birleştirilen üstün askeri taktikleri zekice ve acımasızca uygulaması organize bir ekonomik ve mali sistem gerektiriyordu. Osmanlıların kuruluşu, Akdeniz’i çepeçevre saran coğrafyada neredeyse hiçbir şey bırakmadan aniden kaybolan imparatorluklar ardından güç boşluğunu kim dolduracaktır ve buradaki karasal üstünlük denizlerdeki faaliyetlerle desteklenmedikçe başarılı olabilir mi gibi sorulara da cevap veriyordu. Daha açıkça ifade etmek gerekirse, Bizans’ın bıraktığı mirasın üzerinde Osmanlı gücü inşa edilirken acaba güç boşluğu nasıl doldurulacaktı ya da neden Balkanlardan bir güç çıkıp bu boşluğu dolduramadı ya da Anadolu’da Karamanoğulları bunu başaramadılar. İşte hususta sorulması gereken sorular zihin açma işlevi görmektedir.

 Çağdaş standartlar açısından bakıldığında ise günümüzün bölgesel hatta süper güç olma iddiasındaki Türkiye Cumhuriyeti ile kıyaslandığında, Osmanlılar küresel bir güç iddiasında bulunan bölgesel bir güçtü. Türkiye Cumhuriyeti ise bölgesel güç iddiasından bulunan orta sıklette bir devlettir.