tüfek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüfek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

Askeri Tarih Araştırma Denemesi: Osmanlı Askeri Tarihi Üzerine

Osmanlı askeri tarihi üzerine bir yazı hazırlarken karşıma çıkan zihin açıcı bir çalışma olarak Bilim ve Sanat Vakfı, Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin yayınladığı “Notlar 23”[1] adlı derleme Osmanlı askeri tarihi üzerine tartışmalı konuların ele alındığı, çeşitli konularda sunumların yayınlandığı fikir vermek ve ne tartışıldığını görmek açısından rehber niteliğinde oldu. Buradan hareketle, Osmanlı askeri tarihi alanında tartışmalar temelde Osmanlıların, Avrupalı hasımlarına karşı öncelikle askeri üstünlüğünü nasıl sağladığı sonrasında ise uzun savaşların yer aldığı dengelenme döneminden sonra bu üstünlüğü nasıl kaybettiği üzerine kurulmaktadır. Osmanlıların art arda askeri zafer kazandıkları dönem büyük ölçüde ateşli silahların etkin kullanımına bağlanılırken, askeri üstünlüklerini kaybedişleri özellikle Bernard Lewis “Hata Neredeydi?”[2] adlı kitabında, Carlo Cippola “Yelken ve Top”[3] adlı kitabında ve Paul Kennedy “Büyük Güçlerin Yükselişleri ve Çöküşleri”[4] adlı kitabında İslam’ın yeniliklere olan muhafazakâr tavrı, Avrupa’daki teknolojiyi geriden takip ettikleri ya da Batı Avrupa devletlerinin yaptığı askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik atılıma bağlanarak açıklanmaktadır. Osmanlı askeri tarihi üzerine çalışmalarıyla son dönemde dikkat çeken Gábor Ágoston, Osmanlıların 17.yy sonlarına kadar Avrupalı hasımlarıyla teknolojik açıdan hemen hemen aynı düzeyde olduğunu yeniliklere İslami muhafazakar bir refleks göstermekten çok bu konuda pragmatik davrandığını söylemektedir. Ágoston’a göre zaten teknolojik olarak ilerde olmak sadece savaş kazanmaya yetmez bununla kısa süreli başarı

Panorama 1453 Müzesinde yer alan kuşatma sahnesi



[1] BİSAV, Türkiye Araştırmalar Merkezi Osmanlı Askeri Tarihi, Notlar 23, (Aralık 2002 – Şubat 2010) http://www.bisav.org.tr/userfiles/yayinlar/TAM_ASKERI_TARIH.pdf
[2] Bernard Lewis, kitabının “Savaş alanında alınan dersler” (sf. 31-52) bölümünde Osmanlıların kendilerinin teknolojiye yatırım yapmak yerine, Batı’nın silah teknolojisinin ilk zamanlardan beri iyi bir müşterisi olduğunu ancak 17. yüzyıldaki yenilgilerin, yöneticileri top ve tüfeğin alınmasının yeterli olmadığı, Batı savaş tarzının alınmasının ve yabancı uzman ithal edilmesi gerektiği görüşüne götürmüştür.  Lewis’e göre, ıslahat layihalarını yazanlar tarafından sıklıkla sorulan soru şuydu: “Eskiden kâfirlerin icatlarına hep yetişebiliyorken, şimdi bunu neden yapamıyoruz?” Lewis, devamında yeni icatları niye her zaman kâfirlerin yaptığını uzun sure kendilerine sormadıkları için Osmanlıları eleştirir.(s.64) Bemard Lewis (2004). 300 yıldır Sorulan Soru: Hata Neredeydi? (çev. Harun Ozgur Turgan ve Serpil Bilbaşar), İstanbul: Oğlak Yayıncılık
[3] Carlo Cipolla için Osmanlı devletinde yapısal tıkanıklığın en bariz göstergelerinden biri, Osmanlıların sahra topçuluğunun inceliklerini kavrayamayıp devasa kuşatma topları üretmeye devam etmiş olmalarıdır. 16. yüzyıldaki imalat koşulları, daha hareketli ve küçük kalibreli topların etkinlik derecesini önemli ölçüde tırpanladığından ilk başlarda büyük bir dengesizlik oluşmamıştı; fakat 17. yüzyıl topçuluğunda görülen ilerleme, batı ordularına Osmanlıların kitlesel hücumları karşısında büyük üstünlük sağlamıştı.(s.50-52) Carlo Cippola, M. Yelken ve Top, (çev. Aslı Kayabal), İstanbul: Kitap Yayınevi (2003)
[4] Paul Kennedy için Osmanlılar aşırı gelenekçi, despotik bir imparatorluktu ve eğer Padişah onun tabiriyle “budala” biriyse sistem alt-üst olur İslami tutuculuk ve bürokrasi yeniliği boğar ve İmparatorluğu büyüten ganimet ekonomisi duruverirdi. (s.37) Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükselişleri ve Çöküşleri, (çev. Birtane Karanakçı) İş Bankası Kültür Yayınları (2005)

İstanbul'un fethi sırasında kullanılan büyük top yıllarca Türklerin büyük top merakı ya da büyük top götüremedikleri için Viyana'yı alamadıkları gibi tartışmalara konu olmuştur

sağlansa bile bu uzun vadeye yayılamayacaktır ona göre savaş sadece meydanda yapılan bir muharebeden daha fazlasını ifade eder çünkü finansman, lojistik, mobilizasyon yani kısacası çok boyutlu bir organizasyon yeteneği ile savaş sanayisini gerektirir.[1] Ágoston’un yeni askeri tarihçilik olarak adlandırılan teorik ve metodolojik bakış açısından faydalandığını öğreniyoruz.[2] Bu akımla ilgili Kahraman Şakul’un “Yeni Askeri Tarihçilik” adlı yazısı dikkate değerdir. Şakul yazısında askeri tarihin belli bir zümrenin “biz” ve “onlar” üzerine kurguladığı bakış açısıyla bilimsellikten uzak bir yapıdan nasıl siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla ele alınan bir yapıya dönüştüğünü bunun başarılı örneklerinin bizim tarihçiliğimize Gábor Ágoston ile Rhoads Murphey gibi tarihçiler aracılığıyla tartışmaya açıldığını söylemektedir. [3]
  Agoston’un “culturation”[4] olarak tanımladığı, teknolojik alış-verişin çeşitli şekillerde sürdüğünü söylediği ve Osmanlıların Avrupa’daki değişiklikleri takip ettiği aslında “taife-i efrenciyan” adıyla bilinen grupla ilgili ayrıntılı bilgileri Salim Aydüz’ün “Taife-i Efrenciyan” adlı yazısı ve Rhoads Murphey’nin “Osmanlıların Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları Efrenci Teknisyenlerin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü” adlı yazısında buluyoruz.  Salim Aydüz’ün yazısında Osmanlı silah envanterindeki isimlendirmelerden yola çıkarak etimolojik açıdan silahların dolayısıyla da teknolojinin nereden geldiğinin izleğini sürmekte ve Osmanlı ordusunda çeşitli alanlarda görev alan Avrupalılardan bahsetmektedir. Ayrıca Osmanlıların kuşatma alanında topları dökmek gibi pratik uygulamalara gittiklerinden hareketle büyük top meraklarının olduğu ve bunları kuşatma alanına götüremedikleri için başarısız oldukları gibi anlatıları da sorgulatmaktadır. [5] Rhoads Murphey ise Osmanlıların Yahudiler ve dışlanmış çeşitli Hıristiyan mezheplerine sığınma hakkı vermesinin teknoloji transferine yardımcı olduğunu belirterek Osmanlılar ile Avrupa arasında karşılıklı bilgi


[1] Gábor Ágoston, Barut, Top ve Tüfek: Osmanlı İmparatorluğu’nun Askeri Gücü ve Silah Sanayisi, çev. Tanju Akad, İstanbul: Kitap Yayınevi, (2006), “Osmanlı Esnekliği ve Pragmatizmi” adlı bölüm (s.249-266)
[2] Gábor Ágoston, “Teorik ve metodolojik bir bakış açısından bakarsak yeni askeri tarih yazımını izlemekteyim.” demektedir. BİSAV, Türkiye Araştırmalar Merkezi Osmanlı Askeri Tarihi, Notlar 23,(s.6)
[3] Kahraman Şakul “Yeni Askeri Tarihçilik”, Toplumsal Tarih 198 (Haziran 2010), 31-36. Metin için: http://www.academia.edu/398244/_Yeni_Askeri_Tarihcilik_ Ayrıca daha geniş bilgi için Ottoman History Podcast söyleşisi dinlenilebilir. http://www.ottomanhistorypodcast.com/2012/09/osmanl-imparatorlugu-ve-yeni-askeri.html
[4] Ágoston’un sunumunda “culturation” olarak kullandığı kavram, dilimize “kültürlenme” olarak çevrilir ve bir kültürün bir başka kültürden aldığı özelliği onu kendi kültürüyle sentezleyerek ortaya yeni, orjinal bir ürünün ortaya çıkarıldığı süreci ifade eder.
[5] Salim Aydüz, “XIV-XVI. Asırlarda Avrupa Ateşli Silah Teknolojisinin Osmanlılara Aktarılmasında Rol Oynayan Avrupalı Teknisyenler (Taife-i Efrenciyan)”, Belleten, LXII/235 (1998), s. 779-830.

Bir Ortaçağ savaş sahnesi

transferinin varlığına dikkat çeker.[1] Elbette burada bir soru tartışılmaya değerdir. Osmanlı sarayına bağlı askeri ve birçok alandaki gelişmeleri takip eden maaşlı bir zümre varsa ve bunlar sayesinde Osmanlı teknolojisi sürekli güncelleniyorsa 17.yy’ın sonlarında Osmanlıların II. Viyana Kuşatması sonrasında başlayan yenilgiler dizisi hatta 18.yy’da Avrupa arenasına çıkan Rusya’ya karşı alınan yenilgiler nasıl açıklanabilir? Burada savaşın çok boyutluluğuna vurgu yapmak yerinde olacaktır. Askeri disiplin, lojistik, mobilizasyon, istihbarat ve eğitim gibi birçok faktör bir araya gelince yenilgiler kaçınılmaz olmuş olabilir.
 Teknoloji alış-verişi meselesi tarihin lineerliği ve Batı’nın yükselişiyle diğerlerin gerilediği fikrine dayanan “ilerlemeci paradigma” nın aşındırılması açısından da önemli bir mesele gibi durmaktadır.  Batı-dışı toplumların dini taassup ya da yönetici elitler arasındaki çekişmeler nedeniyle teknolojik yenilikleri kabul etmekte zorlandıkları ya da zaten durağan oldukları gibi yaklaşımlar bulunmaktadır. Ancak Batı-dışı toplumlar arasında da bir teknoloji alış-verişinin olduğu bilinmektedir. Giray Fidan’ın tezi[2] ve Kenneth Chase’in kitabında[3] Osmanlı askeri teknolojisine Avrupa ve Japon teknolojisine karşı üstünlüğüne ve o bölgedeki Portekiz etkisine karşı bir denge unsuru olarak özellikle Çin’de ilgi duyulduğu anlatılmaktadır.
Osmanlı askeri tarihiyle ilgili tüm bu tartışmalarının bir özetini Özgür Kolçak’ın “XVII. Yüzyıl Askeri Gelişimi ve Osmanlılar” tezinde bulmak mümkündür. Geoffrey Parker’ın “Askeri Devrim” tezi üzerinden yaylım ateşinin etkisi, yıldız kale inşasının bilinen kuşatma anlayışına yaptığı etki gibi konular Kolçak’ın tezinde Parker’ın “Batı’nın üstünlüğü” perspektifi eleştirilerek anlatılır. [4] Ancak Parker’ın çok önem verdiği ve Batı’nın sonraki yüzyıllarda batı-dışı toplumlara uyguladığı şiddetin bir aracı olduğunu söylediği yaylım ateşi taktiğini 1620’lere kadar Hollanda ordusunda kullanıldığına dair bir kanıt bulamazken hem Parker’ın kitabının önsözünde[5] hem de Günhan Börekçi, “Notlar 23”[6] sunumunda 1605 yılında Macaristan’daki savaşı anlatan Topçular Kâtibi Abdulkadir Efendi’nin kitabında


[1] Osmanlılar ve Batı Teknolojisi (ed. Ekmeleddin İhsanoğlu) içinde, (s.7-20), Rhoads Murphy, Osmanlıların Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, İÜ Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1992
[2] Giray Fidan, Çin Kaynaklarına Göre 16.yy Osmanlı-Çin İlişkileri ve Çin’deki Osmanlı Ateşli Silahları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2010
[3] Kenneth Chase, ateşli silahlar üzerine hazırladığı kitabının büyük bölümünü İslam toprakları, Çin, Kore ve Japonya askerî tarihine ayırmıştır.(Ateşli Silahlar Tarihi, çev. Füsun Tayanç, Tunç Tayanç, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008).
[4] Özgür Kolçak, tezinin birinci bölümü “Askeri Devrim ve Osmanlılar” şimdiye kadar yapılmış tartışmaların bir derlemesi niteliğindedir. (s.22-103) (Özgür Kolçak, XVII. Yüzyıl Askeri Gelişimi ve Osmanlılar, Yayınlanmamış doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, 2012)
[5] G. Parker, Askeri Devrim: Batı’nın Yükselişinde Askeri Yenilikler 1500–1800, çev. Tuncay Zorlu, İstanbul: Küre Yayınları, 2006 (s.7-8)
[6] BİSAV, Türkiye Araştırmalar Merkezi Osmanlı Askeri Tarihi, Notlar 23, Günhan Börekçi Sunumu,(Aralık 2002 – Şubat 2010) (s.55-80)

Total War oyunundan bir savaş sahnesi

yaylım ateşi taktiğinin Osmanlı ordusunda kullanıldığına dair bir betimleme paylaşılır. Burada Osmanlı askerleri yaylım ateşi gibi karmaşık bir taktiği tatbik ederler. Bu tür bilgilerin ortaya çıkışı Osmanlı askeri tarihini incelemelerinin öneminin bir kez daha ortaya koymaktadır.    Askeri tarih denilince hala büyük oranda karada meydana gelen gelişmeler düşünülmekte ve deniz savaşları da deniz içerisinde kara savaşları olarak algılanmaktadır. Çok sayıda top taşıyan kalyonların sahneye çıkışı ve yaygınlaşmasına kadar kadırgalar Osmanlı deniz stratejisinin temelini oluşturuyordu. Ancak 17.yy ortalarında Osmanlıların kalyonların temelini oluşturduğu bir donanmaya geçmeye çalıştıkları görülmektedir. Uzun Girit Kuşatması sırasında başlayan geçiş denemi 1700’lerin başlarında tamamlanmıştır. Kalyonların ağırlık kazanması topların kullanımını da artırmıştır.[1] Yıllar içerisinde ateşli silahların giderek daha fazla deniz savaşlarında etkili olduğu bir gerçektir. Yusuf Alperen Aydın’ın doktora tezi olan Osmanlı Denizciliği (1700-1770) adlı çalışmada Venedik ile yapılan savaş sırasında gerçekleşen donanmadaki yaralanmalara dair oluşturulan tablolar aracılığıyla ateşli silahların kullanımına dair bilgiler elde etmek mümkündür. [2] Burada oluşturulan tablolarda yaralanmalara göre maaş bağlanmakta ve bu yaralanmaların ne sebeple meydana geldiği belirtilmektedir.
 Sonuçta, dünya savaş tarihi ateşli silahların bir parçası olduğu şiddetin hasımlara düzenli ve kararlı bir şekilde uygulamadaki becerisiyle şekillenmektedir. Bu nedenle kara ve deniz savaşlarının tarihini öncesi ve sonrasıyla araştırmak özellikle de Osmanlıların hasımlarına üstünlük kurduğu ve sonra bu üstünlüğünü kaybetmeye başladığı dönemle karşılaştırılarak incelenmelidir. Ateşli silahlar söz konusu olduğunda bu silahların menzillerinin yanı sıra eğitim, disiplin, lojistik ve mobilizasyon gibi etmenler de değerlendirilerek Osmanlı askeri tarihine yeniden bir bakış için Gabor Agoston gibi tarihçilerin Osmanlı dünyasını anlamak için yaptıkları çalışmalar dikkate değerdir.




[1] İdris Bostan. "Osmanlılar ve Deniz." Küre Yay., İstanbul (2007).
[2] Yusuf Alperen Aydın, doktora tezi, Osmanlı Denizciliği (1700-1770) İstanbul Üniversitesi,(2007)(s.277)

19 Eylül 2013 Perşembe

Osmanlıların askeri tarihinde "geri kalmışlık" ve "ilerleme" üzerine


Özelde Osmanlı tarihi genelde ise Dünya tarihi değerlendirildiğinde "ilerleme" ve "geri kalma" meseleleri hep tartışıla gelmektedir. Bazı tarihçiler batı-dışı toplumların, batı askerî teknolojisini ne ölçüde alırlarsa alsınlar, kültürel ve sosyal altyapılarının uyumsuzluğu yüzünden bu teknik yeniliklerin doğasını kavramayı başarıp askerî sahada doktrinsel ve stratejik bir dönüşümü sağlayamayacaklarını söylemişlerdir. 

16.yy sonu Osmanlı topu
Bazıları ise batı tarzı ordular kurulabilmesi için batılı değer ve kurumların ithalinin şart olduğunu kabul etse de, özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde yaşanan modernleşme çabalarını  samimi bulur ama batı-dışı toplumlarla batı arasında makasın ne zaman açıldığını görmemiz bu tartışmaları daha anlamlı kılacaktır. Osmanlılar özelinde 18.yy'ın sonunda kadar arada ciddi bir fark olmadığı görülmektedir. Yani bizim 1578 de Sokullu'nun ölümü ile başlattığımız "duraklama" dediğimiz dönemde gerçek anlamda bir "duraklama" dönemi sayılmayacağı gibi tarihe "ilerlemeci" anlayışın gözünden bakmak da meseleyi tam anlamıyla kavramamıza yardımcı olmamaktadır. Üstelik Osmanlılara rakip olmuş devletlerin tamamı er ya da geç ya tarih sahnesinden silinmiş ya da çeşitli formlarla varlıklarını sürdürmek durumunda kalmışlardır. Bu nedenle öncelikle yapılacak şey devletlerin dünyanın sonunda kadar yaşayabileceği fikrini akıllardan çıkarmak olmalıdır. Osmanlıların yeni teknolojileri takip etmediği bu nedenle geri kaldığı fikri artık aşınmakta olan ön yargılar hanesine yazılmalıdır. Bugün yaşlı kuşaklar hala Osmanlı'nın tüfek yapamadığını zannetmektedir üstelik geri kalmanın referansını da dini taassuba ya da padişahların zevk ve sefa içerisinde yüzerken memleket meselelerine ilgisiz olmalarına yormuşlardır.
Estergon Kuşatması 1543
Ancak Osmanlı sultanları, en başından beri, batı teknolojisini imparatorluğa çekebilmek adına yabancı uzmanlar istihdam etmeye razı olmuşlardı. Bu maksatla, Osmanlı sarayında hizmet eden tâ’ife-i efrenciyân adı verilen bir grup bile mevcuttu. Osmanlı idarî ve iktisadî yapısı, kendine mahsus bilimsel icatlar ve yenilikler ortaya koyabilme yeteneğinden yoksun olsa bile; Osmanlı hazinesinden geçimini sağlayan “Frenk”ler, batı teknolojisini yakından takip edip Osmanlı sınırları içinde yeniden üretme işini nispeten iyi beceriyorlardı.
Üstelik Osmanlıların batıdaki teknolojileri değişimlerini özellikle askeri alanda takip ettiklerini bilmekle beraber bunları Babürlüler ile Ming gibi Asyalı devletlerle paylaştığı da bilinmektedir. Hindistan'da "Rumi" adıyla bilinen Türk tüfekçiler bulunmakta ve Japon istilasına karşı Ming, Osmanlılardan transfer ettiği tüfek teknolojisiyle mücadele etmiştir. 

Rodos'un Fethi 1522
Osmanlı askerî örneği, 16. yüzyılın sonlarına değin Rusya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde taklit edilen bir asker toplama ve kaynak yaratma modeli olmuştu. Bu tarihten itibaren Osmanlılar ve Ruslar, batı ve kuzeyden gelen orduların yarattığı baskılarla baş etmek zorunda kaldılar. Bu noktada iki devlet, iki farklı yol tercih ederek iki farklı sonuca ulaştı. Rusya, bilhassa I. Petro’nun önderliğinde, 18. yüzyılda her türlü acı toplumsal bedeli ödemek pahasına otokratik bir askeri yönetime geçerek hızlı ve istikrarlı bir modernleşme sürecine girmişti. Öte taraftan Osmanlı hükümdarları, hanedanın gücünü yeniden ortaya koymak ve mutlakıyetçi bir yönetime geçebilmek uğruna giriştikleri her teşebbüste, yeniçeri ve ulemanın da içinde bulunduğu seçkinler muhalefeti tarafından durduruldu.
Osmanlı merkezî idaresi, 18. yüzyılda, Rus hükümetinin cepheye sürebildiği büyüklükteki orduları tek başına toplayıp donatabilme gücünü yitirmişti ve siyasî iktidarını asker celbinde kendisine yardımcı olan mahallî ayanlarla paylaşmaya gönülsüzce rıza göstermişti. En nihayetinde, Ivan Peresvetov, 16. yüzyılda, hükümdarı IV. Ivan’a (Korkunç İvan) Osmanlı sultanı II. Mehmed’i örnek alınacak bir model olarak takdim ederken, 1732’de I. Mahmud’a askeri ıslahatlar hakkındaki fikirlerini sunan İbrahim Müteferrika, bu kez Büyük Petro’nun reformlarının esas alınmasını salık veriyordu.

Mohaç Savaşı 1526
Halil İnalcık’a göre tüm bu yapının değişmesi Osmanlılarda askeri 1593–1606 savaşları sırasında gerçekleşir, Macaristan cephesinde yeni tarzda teşkil edilmiş olan Alman tüfekçi piyade birlikleri karşısında sıkıntı çeken Osmanlı ordu yönetimi, çareyi vasıfsız gençleri tüfekçi olarak orduya yazmakta bulmuştu. Bu amaçla İstanbul’dan yollanan kapıkulu mensupları, ellerindeki fermanlara dayanarak reaya arasından sekban bölükleri oluşturmaya başlamışlardı. Bu sekban birlikleri, Osmanlı başkentindeki yeniçeri bölükleri model alınarak, bir bölükbaşının komutası altında yaklaşık elli “yoldaş” tan mürekkep şekilde tanzim edilmişlerdi. Sonuçta iş gücünün kırsal alanlardan çekilmesiyle ziraî üretim gerilediğinden geleneksel Osmanlı düzeni çatırdamaya başlamıştı. İnalcık’ın bu tespitiyle, tam da askerî devrim kuramının taraftarları gibi denklemi baş aşağı çevirip, yoksullaşan köy nüfusunun yurtlarını terk etmediklerini, asker olmak için yerini yurdunu terk edenlerin, uzun vadede sebep oldukları iktisadî karmaşa yüzünden Osmanlı köyünü fakirleştirdiğini iddia eder. 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, durmaksızın artan sayıda reaya kökenli vasıfsız gencin Osmanlı askerî teşkilatında kendilerine yer buldukları açıktır. Fakat bu gelişmeyi, batı cephesinde yaşanan teknolojik değişimlerle ilişkilendirme gereği yoktur. 

Osmanlı askerî teşkilatı, teknoloji üretimi, kaynak yönetimi ve ordu mobilizasyonu gibi hususlarda batılı rakipleriyle aynı çetin dünyanın aslî bir parçasıydı. Dahası, Osmanlı yönetim becerisinin, en azından 17. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordularına sahada nispî bir lojistik ve iaşe üstünlüğü sağladığından bahsedilebilirdi. Keza Osmanlı ordusunun etkin muharebe gücünün, yüce idealler uğruna savaşan ve dinî bir fanatizmle hareket eden savaşçılardan kaynaklandığı klişesi neredeyse bütünüyle terk edilmek üzeredir. Bunun yerine, Osmanlı sefer ordularının saha performansını değerlendirmede, askerî birliklerin sultan veya serdarla kurduğu kolektif ilişki, cephede motivasyonu yüksek tutmaya yarayan ödüllendirme yöntemleri, bedenî cezalar ihtiva eden disiplin uygulamaları ve Osmanlı merkeziyetçiliğinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan düzenli birliklerde geçerli yoldaşlık duygusu ikame edilmeye başlanmıştır. Osmanlı silah sanayi üzerine yapılan incelemeler, Osmanlı yönetiminin, erken modern dönemde, daha önceden farz edilen bağımlılık ilişkisinin aksine, yeterli sayı ve evsafta silah ve mühimmatı kendi başına imal edebildiğini göstermiştir.

Bir Osmanlı tüfeği 16.yy
Macaristan imparatorluk güçlerinin başında bulunan Lazarus von Schwendi’nin Osmanlı tabur sistemini kendi birliklerine uygulatmaya çalışmasına bakılırsa, Osmanlılar, temas halinde bulundukları askerî yapıları olduğu gibi taklit etmekle yetinmeyip taktiksel formasyonlarını geliştirmek için yenilikçi adımlar da atıyorlardı. Keza 1664 St. Gotthard muharebesinde, ortadaki hareketli kaide sayesinde her yöne nişan almayı sağlayan dört tekerli Osmanlı top arabaları Fransızların dikkatini çekmişti.
Osmanlıların sahra topçuluğunun kıymetini takdir edemeyip saplantılı bir şekilde “dev top” lar üretmeye devam ettikleri yönündeki şarkiyatçı yargının yıkılmasına önemli katkı sağlamıştır. Osmanlıların, en azından 18. yüzyılın ortasına değin, top kalibrelerini standartlaştırma hususunda pek girişken oldukları söylenemezdi; ama İspanya ve Venedik gibi geleneksel Akdenizli güçlerin ortak derdi olan bu yetersizlik, Osmanlı toplarını batılı emsalleriyle bir arada değerlendirmenin önünde engel değildi. Osmanlı ordularının tek seçeneğinin bozkır savaş̧ usullerinden türetilen geleneksel hilal formasyonları olmadığı, bu donemde yaşanan her savaşın esnek taktiksel tercihlerden kaynaklanan kendine özgü̈ bir hikâyesi olduğu teslim edilebilir.